İyileşmek için Hastalanıyoruz

Hastalanmamız ya kalıtımsal ve farkındalık dışı ya da yaşamsal ve farkındalık dışı biliş hallerinin görünür olmasıdır.


Batı tıbbı uzmanları hastalıkların dıştan gelen çeşitli etkilerden oluştuğunu savunmaktaydılar. Mikrobiyolojik organizmalar, fiziksel travmalar ve bunların artmasına neden olan ortamlar insanların hastalanmaları için en önemli unsurlar olarak kabul gördü. Son yıllarda yapılan araştırmalar sonucu bu etkenlerle birlikte gerginlik, derin üzüntü gibi kısmen dışa bağlı ve aslında içten gelen duyguların da insan sağlığı üzerinde olumsuz etki ettiğini kabul etmeye başladılar.

Batılı uzmanlara göre hastalığa neden olan bakteri, virüs, mantar gibi mikrobiyolojik organizmaları bedenden çıkarmak veya bedene onlarla mücadele etmesini öğretmek ya da kişinin gerginliği, üzüntüsü gibi içten dışa olan etkeni yok etmek veya onunla baş etmesini sağlamak insanın iyileşmesi için yeterli olacaktır.

Ayrıca bu uzmanlara göre, fiziksel travmalardan sonra oluşa gelmiş hasarı ortadan kaldırdığınızda, hastayı hastaneden gönül rahatlığıyla taburcu edebilirsiniz. Bu kişi artık iyileşmiştir.

Acaba…

Hastaysanız içinizde olana bakmıyor onu görmüyorsunuzdur!

Bütünsel şifa açısından baktığımızda batı tıbbına ilişkin bu yaklaşımın oldukça dar bir alanda sıkışıp kaldığına, iyileşmeyi de ancak kısmen ortaya koyabildiğine şahit oluyoruz. Bu açıdan hastalık içeriden dışarı olan bir şey değildir. Tam aksine içeride görünmez durumda olanın, görülebilir kılınması için bedenin zihni tarafından kurgulanmış bir planın net sonucudur.

Hangi dış etkiden kaynaklanmış olursa olsun, hastalık mutlaka zihnimizin farkında olmadığımız alanlarını görünür kılmak için oradadır. Buna “hastalık farkında olmadığımız biliş hallerimizin, biliş alanına tırmanan şeklidir” diyelim ve bu savımızı açıklamaya geçelim.

Bedenimizdeki her organ bize bir duygumuzu geri bildirir. Örneğin, kalp sevgi yoksunluğu, mide yeniyi ret, karaciğer öfke, safra kesesi kin intikam duyguları içinde olduğumuzu söylemek için hastalanır.

Aslında beden hayati iç organları korumak arzusundadır. Bu nedenle aynı duyguları önce “olmazsa da sorun değil” dediği dış organlarda ve ilk olarak çok yumuşak bir biçimde ortaya koyar. Örneğin çok öfkeli biriysek ve öfkeli olduğumuzu kabullenemiyor, öfkenin de bizim olağan bir parçamız olmasından utanç duyup bastırmaya çabalıyorsak, bu hastalanmak için oldukça önemli bir unsurdur.

Öfke aslında yaratıcılığın da tohumudur. Biz öfkeli olduğumuzu kabul edip onu yaratıcılığa dönüştürsek, bu duygu nedeniyle ortaya çıkan hızlı ve sert titreşim yumuşayarak akacak ve yararlı bir şeye dönüşecektir. Biz öfkemizle yüzleşmeyi reddedip bastırmaya, yok saymaya çalıştıkça o daha da güçlenecek ve sonunda birikmeye ve baskı kurmaya başlayacaktır. Beden karaciğerde biriken bu enerjiyi geri bildirmek adına karaciğerin dıştaki uzantısı olan gözlerde sorunlar yaratacaktır.

Örneğin her yaşta ortaya çıkabilen uzağı görme sorunu aslında gelecekten korktuğumuzu gösterir. Bunu şöyle açıklayalım:
“Her insan bilinmeyenden dolayısıyla en büyük bilinmeyen olan gelecekten korkar. Bazılarımız, bu korkunun aslında her insanda olduğunu bilsek de bize korkak denmesini yine de istemeyiz. Korkumuzu bastırmaya çabalarken sonunda ona alışır ve yok sayarız. Korkumuzla yüzleşmektense, içten içe kendimize öfke duymaya (nasıl korkabilirim ben!) devam ederiz. Bedenimiz karaciğerin önemini bilir. Öfkenin karaciğerde biriken enerji yarattığını da bilir. Karaciğeri korumanın yaşamsal önemi de bedenin bilgi alanındadır. Bu durumda, karaciğeri korumak isteyen bedenimiz bu korku kökenli öfkeyi gözlerde ileriyi görme zorluğu olarak ortaya koyar.”

Bu durumda “gelecek korkumla yüzleşip kendime korkak olma hakkı veriyorum” diyebilsek ve bunu kendimizi kandırmak adına değil de gerçekten fark ettiğimiz bir şeyi kabul edip ondan uzaklaşmak adına yapsak, artık o geri bildirime gereksinmemiz kalmadığından gözlerimizi tamamen geri kazanmamız bile olasılık kazanır.

Yakını görmemek ise “içimize ya da yakın çevremize bakmayı tamamen reddettiğimizi” anlatmakta olan sestir. Biz gözlerimizin sesine kulak vermek yerine onları sürekli “sen sus bakayım” anlamında “iyileştirmeye” çabaladıkça beden daha önemli olan organlar aracılığıyla geri bildirime devam eder. Örneğimizde bu önemli organ karaciğerdir ve yine orada sorunlar baş gösterir.

Kısaca kaslarımız ve gözlerimiz karaciğerle, kulaklar, kemikler, saçlar ve diğer tüyler böbrekle, dil, ağız ve dişler mide, dalak ve pankreasla, cilt akciğer ve kalın bağırsakla ilgili geri bildirimlerde bulunur. Onların dediklerine kulak vermek, içteki önemli organları korumakta yararlı olabilir.

Seslerini antibiyotik, protez, ameliyat ya da başka yöntemlerle kesmekse içeride büyük ve onulması daha zor hasarlara yol açabilir.